19.07.2019

Almanya'da Yeni Yaşam Notları- Alışmak & Almanca & Bürokrasi



Merhaba!

Bugün yabancılar dairesinde (doğru bir çeviri mi emin değilim) yaklaşık 5 saat geçirdikten ve oradaki göçmenleri gözlemledikten sonra dedim ki, yurtdışında yaşamak hakkında deneyimlerimi paylaşsam güzel olabilir keza ben gelmeden önce de geldikten sonra da blogları hatmetmiştim, elbet birilerinin işine yarar. 

O yüzden yeni yazı dizisi gelsin! ''Almanya'da Yeni Yaşam Notları'' :)

Yani pek de yeni değil aslında, ilk geldiğimde ufaktan bir şeyler yazmıştım ama bu biraz daha deneyimle şekillenmiş bir seri olsun. Eski yazılara buradan bakabilirsiniz. Bu yazının konusu alışmak olsun, zaten en sık duyduğunuz soru bu olacak haklı olarak; 'Alıştın mı?'
Sonra kısaca Almanca ve Bürokrasi kısımlarına bakalım. 

İlk geldiğimde yaşadığım gelgitlerden bahsetmiştim, baya depresif ve mutsuz hissettim başta kendimi burada. O dönem özellikle iş yerindeki arkadaşlar, diğer expatlardan gözlemleri ile 'İlk 6 ay en zoru, onu bir atlat da öyle konuşalım' diyordu. 6 ay geçti fakat mucizevi bir şey olmadı, ben dönem dönem iyi hissetmekle beraber hala buralara pek ait hissetmiyordum. Bunları anlatınca etrafımda 'Ooo 6 ay nedir, bu işin oluru 1 yıldır' diyenler türedi. Karar verin nedir süre diye isyan etsem de sanırım 6 ay ilk şoku atlatmak için, 1 yıl ise artık buradayımı hissetmeye başlamak için yeterli süreydi benim için. 

Yöneticim buna expat curve diyordu, bir dibe iniyorsun, bir yukarı çıkıyorsun. Pek de sevimli olmayan bir lunapark. 1 yılın sonunda gerçekten işler düzelmeye başladı. Bu noktada ufak bir es verelim. Yeni göçen/göçmeye niyeti olan arkadaşım korkma, bu 1 yıl kötü geçti demek değil, dengemi kuramadığımı, ait hissetmediğimi, sanki havada asılı kalmış gibi hissettiğimi anlatmak istiyorum(yukarıdaki fotoğraf öylesine seçilmedi) ve bu kesinlikle herkes için aynı değil, çok daha hızlı adapte olan pek çok kişi de oluyor (bakınız: kocam:))ama genelde hızlı adapte olan arkadaşlarım Almanya dışındaki ülkelerde :) 

Şöyle bir şey oldu bende, buraya gelince sanki oradaki hayatı kaçırıyormuşum gibi bir his geldi. Arkadaşlar buluşuyor, yeni işler, sevgililer, bebekler, düğünler bir sürü şey oluyor, sen bunlara seyirci olarak kalıyorsun (Teşekkürler sosyal medya)
İşte o an zaten canın işe, bürokrasiye falan sıkkın ise diyorsun ki 'Burada ne işim var?'

Sonra bunun iş halletme ayağı var, bir anda ev bulmasından, eşya almasına, bilmediğin bir sistemde ve dilde banka hesabından tut internet açtırmaya çalışması var. 'Senin ustanın numarasını yollasana' döneminin resmi olarak en azından bir süreliğine kapanışı yani. 

Konfor alanının tamamen zorlanması özetle, bu iniş çıkışı yaşatan, bir o kadar da şey öğreten. Şu an mesela dünyanın neresine gidersem gideyim sıfırdan bir şekilde başlarım, çözerim özgüveni var bende. İşin ironik yanı ise bu sürecin belli noktalarda ise özgüvenimi götürüşü, onları uzunca konuşalım ama nedenlerinden en büyüğü dil bilmemek.

Gelelim o yüzden canım Almanca'ya. Öncelikle ben hep Almanya da Almanca da severdim yani hiç önyargılı gelmedim buralara. Erasmus sebebi ile 6 ay zaten yaşamıştım hatta ben hatırlamıyorum ama ablam hatırlattı, Düsseldorf'ta gezerken zamanında 'Keşke burada yaşasam' demişim. 

Şanslıyım ki Düsseldorf çoğu kişinin İngilizce bildiği bir ülke, iş yerinde ise zaten global bir rolde olduğum için tek kelime Almanca konuşmuyordum. İlk aylarda bu dil bilmeme işi beni zorlamayacak diye düşünürken, aylar geçtikçe farklı düşünmeye başladım. 

Genel gözlemim Almanlar İngilizce bilse bile Almanca konuşmanızı istiyor. Bakın tercih ediyor demiyorum, istiyor :) Özellikle 1 yıldan sonra Almanca konuşmama takılan kişilere denk gelmeye başladım sanırım ilk yıl kendilerince anlayışlılar ama sonrasında 'Bir yıldır bu ülkedesin, bir zahmet konuş'a dönüyor olay. Örnek olarak emar sonucumu yorumlayan doktora İngilizce konuşabilir miyiz dediğimde gayet kibar ama net bir şekilde 'İçerideki teknisyenle Almanca konuşmuşsun, bence Almanca konuşabiliyorsun' deyip pata küte böyle önemli bir görüşmeyi Almanca yaptı. İçerideki teknisyenle Almanca konuşmam ise kadının bana her dediğine 'Ja, klar' dememden ibaret. Emar çektirme konusunda deneyimli olduğum için kadına ne dese tabi, tabi dedim özetle, keza makinede ne yapacağımı biliyordum. Neyse doktorla muhabbetimizin sonunda 'Alles gut?' akabinde 'Ja, gut' u alınca sonuçlar iyi diyerek çıktım, geri kalanında ne dedi bir fikrim yok :) 
(Sağlık sistemini de yazacağım, o ayrı başlık olsun)

Günlük hayatımda böyle anlar yaşadığımda kendimi açıkcası dilsiz gibi, bazı bazı da cahil hissediyorum. Fakat iş tempomla Almancamı geliştirmemin mümkünatı yoktu, önümüzdeki ay sonunda kaldığım yerden devam etmek için kursa yazılacağım. Bu konu biraz canımı yakmaya başladı çünkü. 
Olaylara tek yönlü de bakmak istemiyorum, diyorum ki adamlar da haklı sen bu ülkede yaşayacağım diyorsun bir zahmet öğren dilini. Fakat burada şöyle iki nokta var bir bu dil cidden kabul edelim zor, ikincisi dur şöyle özgüvenli davranayım saçma sapan da olsa artık gündelik hayatımda konuşayım diye ne zaman gaza gelsem bir tek bana mı denk geliyor, benim şansım mı bilmiyorum ama saçma tepkiler alıyorum ara ara. Türkiye'de birinin karşınıza gelip 'Ben istiyor iki ekmek' tadında konuştuğunu düşünün, biz ne yaparız, sevimli buluruz, aşırı yardımcı olmaya çalışırız değil mi? 
Burada ise benim başıma iki şey geliyor; birincisi hiç de sevimli bulunmadığım bakışlarla hissettiriliyor :) ikincisi bir anda İngilizceye dönülüyor. Ekstrem bir örnek vereyim mesela geçen gün türk cafesinde çalışan Alman adama 'Fünf(5) simit bitte' dedim (simit menüde simit diye yazıyordu, vurmayın) adam bana 'ok, five simit?' diye cevap verdi. Neden fünfümü beğenmedin diye ağlayasım var :) 
Bu ama sanıyorum genelde benim başıma gelen bir şey, bir de Düsseldorf'taki Japon topluluğundan dolayı yabancılara biraz daha alışıklar belki de ondan. Ben pes etmeyeceğim bakalım. Belki de onlar da kızcağız acı çekiyor gibi gözüküyor İngilizce'ye dönelim diye düşünüyorlardır, olabilir bence :) 

Neyse uzattım, özetle göçen kardeşim, bu göç Almanya'ya ise o dil öğrenilecek, yoksa toplumsal baskılar pek yıpratıyor. Sırf İngilizce ile bu iş olur mu dersen (yaşamak için diyorum, iş bulma kısmını önümüzdeki aylarda beraber keşfedeceğiz) büyük şehirlerde isen oluru var derim, elbet bir İngilizce bilen ya da bir Türk'e denk geliyorsun ama hayatın limitleniyor tabi. 

Bir gün Almanca'yı nasıl öğrendim yazısı yazma umudu ile dil bahsini 'Sen benim buradaki en iyi arkadaşımsın Google Translate' diyerek kapıyorum. 

Azcık da bürokrasi işlerinden bahsetmek gerekirse, Almanlar bilindiği üzere bu konuda bir marka. Ben kuralcı bir insan olarak aşırı zorlanmıyorum ama ne mana dediğim şeyler de oluyor tabi. Kuraldır, bekledikleri belgelerdir asla esnetmiyorlar. Bunun olumlu yanı da her şeyi kitabına uygun yaptığın sürece işlerinin hallolacağını bilmek. Sistemin net olması hoşuma gidiyor galiba. 

Bugün 4-5 saatimi yabancılar büroda geçirdim mesela, benim için aşırı yorucuydu çünkü yaklaşık 2 saati ayakta sıra bekleyerek geçti. Fakat benim işlemim istisnai bir işlemdi, o nedenle service point denen noktadan sıra almam gerekiyordu. Service point ise ne yapacağını bilemeyenlerin, bugün bu işim hallolmazsa mahvolurum diyenlerin girdiği sıra ve sonsuza dek gidiyor maşallah. Fakat standart işlemlerde onlinedan randevunu alıp o saatte gitmen yeterli. Örnek olarak bugün diğer işlemim yeni çıkan oturum kartımı almaktı ve bana verilen link üzerinden oturum kartının geldiğini görünce online randevu oluşturdum ve gittim aldım. Tabi tüm web siteleri, tüm postalar Almanca. O noktada yine kötü gün dostumuz Google Translate ile ilerliyoruz.

Benim burada bürokrasiye dair en sevdiğim şeylerden biri nereye mail atarsam atayım bazen geç de olsa soruma cevap alıyorum. Hani şu uzay boşluğuna giden iletişim kutusu vardır ya genel olan, Almanya'da gitmiyor valla. En son Finanzamt'a (Vergi Dairesi) gece yarısı bir mail attım, sabah 8'de aranmışım, telefonu açmadım diye mail olarak cevap atılmıştı. Saygılar!

Bir sonraki yazı ev bulma ve taşınma üzerine daha güncel bir yazı olsun çünkü 'Bir daha asla taşınmayacağım' lafımı yuttum ve Eylül'de taşınıyoruz. Bu konu başlı başına ayrı bir macera bu güzel ülkede. 

Şimdilik auf wiedersehen!

Instagram: @denizinkelimeleri



21.05.2019

İyileşme Günlüğü-Anda Kalmak ve Bazı Gelişmeler



Uzunca süredir  sessizim ve bugün 'İyileşme Günlüğü'ne devam etmek istedim, çünkü buradaki yazılarım, öyle güzel insanlarla yolumu kesiştirdi ki, iyi ki yazmışım diyorum her gün.

Ağustos ayında meme kanseri teşhisi almamın üzerinden 5 yıl geçmiş olacak, Umarım bu hastalıkla yolum bir daha kesişmez ama öğrendim ki hayatımızda hepimizin girmesi gereken bazı yollar var, benimki de buydu.

Öğrenmek için, öğretmek için bu yollar karşımıza çıkacak, şimdi acıtsa da, ileride belki 'iyi ki'lerimiz olacak. Buna kimisi kader, kimisi alınyazısı, kimisi karma, kimisi talihsizlik diyor ama benim inancım artık bu yolların farklı şekillerde ve hikayelerle hepimizin hayatında olan dönüm noktaları olduğu yönünde. Kimimiz için hastalık, kimimiz için zor bir kayıp, kimimiz için duygusal bir yaralanma...

Benim yoluma hastalık çıktı, 5 yılın sonunda dönüp bakınca ne kadar büyümüşüm, ne kadar olgunlaşmışım diyorum. Bu yolun bana ana öğretisi 'anda kalmak' oldu. Tedavilerim sonrası katıldığım tüm yoga eğitimleri, okuduğum kitaplar, katıldığım inzivalar esnasında fark ettim ki, ben zaten bu hastalıkla tanışınca, anda kalmayı öğrenmeye başlamışım bile. Üzerine kattıklarım ise yepyeni kapılar açtı içimde. Bununla ilgili yazılarım var zaten bol bol 'İyileşme Günlüğü'nde.

Bu yoldan geçen sevgili arkadaşlarım için yazıyorum; bu yolun en güzel hediyesi anda kalmayı öğrenmek(Tamam dürüst olalım, tedaviler sırasında iki güne geçecek deyip, iki gün sonraya odaklanmak bazen daha yararlı fakat benim anlatmak istediğim daha genele yayılan bir tutum) Ya tekrar ederse, hastayım geleceğime ne olacaklarla, ileride kaçırabileceklerimle tek yapabileceğiniz, oturup kendinize acımak ve ağlamak. Yaptım, ondan biliyorum, o yüzden bu kadar rahat anlatıyorum.

Bu tavrımı sürdüremediğim zamanlar da oluyor tabi ama sanırım geçen sene bu tavrı alıp çöpe attığım ve ruh halimi saçma sapan yerlere taşıdığım bir sene oldu. Yeni bir ülke, yeni bir iş, aileden ve arkadaşlardan uzak olmak tahmin ettiğimden daha zor oldu demiştim. Kendimi öyle garip bir ruh haline soktum ki, gün sayıyordum resmen dişlerimi sıkıp. Hayır, neye gün saydığım da belli değil, dönmeye mi, alışmaya mı?

Yaşadığım stres ufaktan fiziksel belirtiler de vermeye başlayınca çoğunluğun cesur bulduğu, fakat benim çok içime sinen bir karar aldım ve bir süre durmak ve dinlenmek için kurumsal hayata bir süre ara verdim. Cesur dememin en önemli sebebi dilini bilmediğim bir ülkede, yine iş aramaya kalktığımda başıma neler geleceğini bilmemem ama son dönemlerde kendime yaşattığım strese ve o stresin bedenime yaptıklarına baktığımda kendi kendime neyi bekliyorsun derken buldum kendimi, tekrar hasta olmayı mı ya da dönüp geriye baktığında neden durmadım demeyi mi?

O kadar ihtiyacım varmış ki durmaya, ne kadar iyi geldi anlatamam. Bu dönemi boşlukla barışma dönemim olarak adlandırıyorum. En azından 2-3 ay dinleneceğimi ve bunun ötesinde bir şey yapmayacağımı söylediğimde beni anlayanlar kadar, dehşet içinde bakanlar da oluyor :)
İçimde kalpcağızımın bir köşesinde en doğrusunu yaptın diyen bir ses var, o bana yetiyor. Bu ara ondan başkasını da pek dinlemiyorum açıkcası.

Son olarak dileklerin en güzeli sağlık, o oldukça diğerleri bir şekilde geliyor, o yüzden her dilek hakkınız hep sağlıkla başlasın.

Sevgiler,
Deniz

Instagram: @denizinkelimeleri

31.12.2018

2018'e Mektup




Yeni yıla girerken bir önceki yılı şöyle bir gözden geçirmek adettendir, en azından benim için. Bazen sene sonlarında yaptığım listeleri okuyup kendimle eğlensem de vazgeçmiyorum!

2018 çevreme baktığımda çok çok keyifli geçmedi sanki. Belki de benim için harika geçmediğinden öyle düşünüyorumdur. Fakat bu sene öğrendiğim güzel bir şey var, ya da sonunda kafama denk eden; hayat mutlu anlardan ibaret değil, pek çok zorluk, pek çok acı da var. Hepimiz yeri geldiğinde çok ağır sınavlarla sınanıyoruz. Benim bu zamana dek yaptığım mutsuz anlarımda, neden mutsuzum diye kendimi daha da harap etmekmiş bu sene onu öğrendim. Bu sene mutsuz olan, savaşan, savaşmaktan kaçan, korkan her yanımı sarıp sarmalamayı öğretti bana.
Öz şefkat ne önemli bir kavram, bu sene her düştüğümde yakaladı beni bir yerlerden. Bazen bir yakınımın sarılması oldu, bazen bir kitapta karşıma çıkan bir cümle oldu. Bu sene öğrenmeye başlamam gereken buymuş galiba.

2018'de Instagram hesabımda paylaştıklarıma bakarsanız pek heyecanlı bir sene (sosyal medya ve gerçekler) bol seyahat, yeni bir ülke, yeni iş, yeni ev...
Ama önceki yazılarımda ufaktan belirttiğim üzere ben bu sene inanılmaz zorlandım. Senenin ilk yarısı pek zorlu geçti, gurbetçilik bana göre değilmiş, ben ne yapıyorum buradalarla ciddi ciddi kendimi kötü hissettiğim bir dönem geçirdim. Olumsuza o denli odaklanmış haldeyken bir de neden böyle hissediyorum diye kendimi hırpalıyordum ki, bir baktım ömrümün en saçma, en mutsuz dönemini geçiriyorum ve bu çok saçma.
Sen daha önce kanserle savaştın ve yeni bir hayata geçtiğin bu dönem o dönemden bile mi kötü diye düşünürken buldum kendimi. Ta ta taam, kırılma noktası bu oldu sanırım. O noktadan sonra mucizevi bir değişim olmadı aslında, hatta oldukça yavaş oldu/oluyor fakat şükretmeyi unuttuğum şeyleri hatırlamaya başladım. Sağlık, sağlık, sağlık! Hani kaybedinceye kadar aklımıza gelmeyen, geri kazanıldığında da hep bizimleymiş sayılan... Bugün uyanmak istemiyorum, her şey çok sıkıcı yataktan çıkmasam diye ağlayan sen, 4 yıl önce tek isteğim şu an dışarıda olmak, dünyanın en sıkıcı toplantısında olsam ama dışarıda olsam diye ağlıyordun. 
Bunu hatırladım. Bu hayatı bana garanti görmemeyi hatırladım. Kötü hissetmekte bir sorun olmadığını ama her şeyin geçtiğini, kalmadığını hatırladım.
Beni yine sağlığım kurtardı galiba.

2019'dan ilk dileğim bana ve herkese sağlık o nedenle!
Sonra sabır, değişmeye karşı, yeni olana karşı, aynı kalana karşı... 
Cesaret, bu nispeten durağan geçen seneye karşı hayal kurmak için, adım atmak için hepimize cesaret!

Yıllara anlam yüklemeyelim diyorum ama 2018 seni pek sevmedim, o yüzden 2019 seni heyecanla bekliyorum.

Hepimize mutlu seneler!

15.10.2018

Yeni Yaş


Ben yaş aldıkça mutlu oluyorum, başardım hissi geliyor çünkü. Sağlıkla sınanmanın en iyi yanı yaş alma algının değişmesi sanırım. Bakış açınız 'İmdat yaşlanıyorum'dan, 'Yihuu bu yaşı da gördüm'e dönüyor.

30 yaşım geçen sene süper, hala unutamadığım bir doğum günü ile başlamıştı. Hem 30 yaş doğum günümdü, hem ülkeye veda partimdi hem de evlenirken hastalık teşhisim nedeni ile yapamadığım bekarlığa veda partimdi :) Bu üç konsepti, aynı potada zaten ancak benim ablam ve arkadaşlarım eritebillirdi. 

Doğum günüm sonrasını düşündüğümde ise yokuş aşağı kendini bırakmak gibiydi, sürekli bir koşturmaca, yeni ülke, yeni ev, yeni iş, yeni yalnızlıklar. 
30 yaşımda kendimi çok feci yormuşum, durup bakınca şimdi anlıyorum. Bir arkadaşım olsa, yapma bu kadar, yüklenme kendine diyeceğim şeyleri, kendime yapmışım resmen.

31. yaşıma bir hafta kala, 8-9 yaşımdan beri tuttuğum günlüklerimi okumaya başladım. Neredeyse 10-15 defter, yazmışım da yazmışım. Günlüklerimi bir gün bastırsam giriş cümlesi insan 7'sinde neyse 70'inde de odur olur keza tüm günlüklerde mini boy bir  Deniz'in birebir şu anki üzüntüleri, stresleri o yaşta, o dönem ki sorunlarıyla yaşadığını gördüm. İçimdeki çocuğu her şeyiyle yaşatmışım da biraz abartmışım galiba :)

Yeni yaşımda bu farkındalığı seçiyorum, başına gelen olaylar değişir, gelir geçer ama hayata bakış açın değişmedikçe, aynı tepkileri verdikçe, aynı döngülerde yer alacaksın. Günlükler tokat gibi çarptı gözümün önünde olan, bir sürü kitapta okuduğum, teoride bildiğim ama ısrarla içselleştiremediğim gerçeği.

Yeni yaş demek, mis gibi yeni kararlar, yeni başlangıçlar demek benim için, kararlarımın en başına bu farkedişi altın harflerle yazıyorum ve bir sürü güzel, keyifli plan yapıyorum, güzellikler diliyorum.

Not 1: Çocuğunuz var ise onu günlük yazmaya teşvik edin, benim kendime en güzel hediyem bu günlükleri yazmak ve saklamak olmuş. Kendiniz için de geç değil, alın bir günlük başlayın yazmaya.

Not 2: Fotoğraf bu yaş doğum günü hediyem Como gölü ziyaretinden, bununla ilgili mini bir yazı da geliyor...

18.06.2018

Heidelberg





Almanya'nın en romantik şehri, şirin ilimiz Heidelberg ile karşınızdayım...


Almanya sevmeyene Almanya sevdirecek güzellikte nefis bir yer Heidelberg, bu aralar homur homur Almanya'ya söylenen bana çok iyi geldi mesela! (1 ay içerisinde kişi bitmeyen grip olur, bodrumunu su basar, bodrumunu hasta hali ile toparlar ve bodrumu tekrar su basarsa azcık homur homur olabiliyor. En kıymetli kitaplarım ve yoga eğitimi ders notlarımın su içinde kalmasına hiç değinmiyorum, sakinim!)


Heidelberg'e dönersek Baden-Württemberg eyaletine bağlı bu küçük şehir, pek turistik bir lokasyon. Bizim gittiğimiz gün biraz bulutlu bir pazar günü olmasına rağmen oldukça kalabalıktı.


Biz günübirlikçi Heidelbergciler olarak kompakt bir tur yaptık Heidelberg'te ve görüşüm dolu dolu bir günün yeteceği yönünde ama kalmak düşünülürse de bence pek keyifli olur.


27.05.2018

Almanya'da Ev Bulmak & Alışmak(?) & Yerleşmek





Almanya'da 3 ayımı doldurduğum bugünlerde dönüp bakıyorum, kendime verdiğim sözümü tutup, uzun uzun yazmış mıyım diye ama pek hayal ettiğim gibi olmamış sanırım. Yazmışım aslında ama sayfa sayfa defterlerime. Buralara nedense daha iyi hissedince yazarım, yerleşince yazarım gibi şartlaşmışım kendimi.


Öyle inişli çıkışlı bir 3 ay oldu ki bana nedense 1 yıl gibi geldi. Nerden başlasam bilemediğim için biraz karışık bir güncelleme yazısı olacak bu sanırım.
Öncelikle evimizi bulduk ama bulana kadar cidden canımız çok sıkıldı. Hem aracı fırma hem de internetten kendimiz bakıp başvurarak bir sürü ev gördük. Hayal ettğim evi daha ilk haftada buldum, anında tamam dedik, bir de emlakçının bizi bu iş kesin olur laflarıyla iyice yükseltmesine izin verdik. 3 gün sonra ev sahibi ben Almanca bilmeyen kiracı istemem diyerek bizi bir güzel reddedince baya bir depresyona girdim. Normalde pek hayırlısı, kader insanıyımdır ama eve nasıl kitlendiysem şu an bile belki bir mucize olur o eve geçeriz diye düşünüyorum, durumumu anlayın :)


Bunun üzerine bazı beğenmediğim evler, bazı beğenip aranılmadığımız evler şeklinde arayışımıza devam ettik. Arada iki belki olur evinden de red yedik çok şükür. Tüm bunlar olurken şirketin 70lerden kalma misafirhanesi beni her gün daha da fazla basıyordu çünkü zaten iş seyahati sırasında Ocak'ta 2-3 hafta kalmıştım burada, üzerine neredeyse 1,5 ay daha kalınca, üzerine bir de bütün stres nedeniyle hayatımda hiç alerjik reaksiyon göstermemiş cildim bir anda kırmızı noktalarla kaplanınca, ilk bulup beğendiğim evi, Emre'ye sadece videolarını göndermek suretiyle tuttum. Evin içi yepyeni ve güzeldi, ev sahibi tatlıydı falan ama bir sürü istediğim şey de yoktu; ek oda, kapalı mutfak ve balkon gibi ama olsun... Sanıyorum o an beden ve ruh sağlığım için en doğru adımı atmışım, pişman değilim.


İstanbul'dan eşyalarımız gelince ise hayatında hiç taşınmamış ben için yepyeni bir macera olan ev yerleştirme başladı. Her şeyi yerleştirdikten sonra ilk sözlerim 'Bir daha asla ama asla taşınmayacağım' oldu. Bir noktada bütün o çileyi unutuyor herhalde insan, yoksa nasıl bunca insan sürekli nasıl taşınıyor aklım almadı. Taşınmak deli işiymiş, bunu da öğrenmiş bulundum.


Son olarak gelelim her gün en az bir kez sorulan 'Alıştınız mı?' konusuna...


Valla ben dürüst olacağım henüz alışamadım, yola çıkarken üzerine hiç düşünmediğim bir şey varmış; özlem hatta çok özlem...


Ailemi, arkadaşlarımı, köpeğimi çok ama çok özledim. Konfor alandından çıkan insan sudan çıkmış balık oluyormuş, yaş arttıkça insanın köklenme ihtiyacı daha da artıyormuş bunu anladım. Şu an o yüzden benim için her şey çok 'hava'da, fazla hava hatta, bir an önce köklenmiş hissetmek istiyorum yine.
İşin komik yanı 20 yaşımdayken tam 6 ay Almanya'da yaşadım ve daha ilk haftamda kendimi harika hissediyor, keşke hep kalsam diyordum. Demek ki yaşla beraber beklentiler ve gereksinimler baya değişiyor. O nedenle böyle bir karar alırken iyi düşünmek lazımmış.


Bu demek değil ki olmadı, yapamayacağım daha çok bu alışmama haline şaşkınım ben. Nedense bu olasılığı hiç düşünmemişim ve hazırlıksız yakalanmışım. Herkesin dilinde bir ilk 6 ay hatta 1 yıl böyle, 6 ay kırılma gibi laflar geziyor, o yüzden 6 ayı bekliyorum, tecrübeye inancımdan.
Bakalım kahramanımız alışacak mıydı?









4.03.2018

Almanya'da Ilk Gunler



Hallo!

Almanya'dan merhabalar...

Bu ilk hisler ve yaşananlar önemli, unutmadan yazmak istedim. Biliyorum bir noktada tüm bunlar rutine dönecek ve bugünlerde şaşırdığıma artık şaşırmıyor olacağım ama gün gelir bir başka yeni gelen okur bu satırları, bazen de geri dönüp ben bakarım nereden nereye gelmişim diye, o yüzden yazmak güzel....
Çok yazmasam da bu blogu okurken en çok galiba bu keyiflendiriyor beni, vay be neler yaşamışım diyorum her seferinde.

Hala kendimi çoğunlukla iş gezisinde gibi hissetsem de, oturma izni başvurusu ve ev bakma süreçleri yavaş yavaş beni tüm bunların geçici değil kalıcı olduğuna ikna etmeye başladı.

Ben üniversite yıllarımda, Erasmus vasıtasıyla 6 ay buraya çok yakın bir şehirde kalmıştım. O yüzden günlük yaşama dair aşinalık söz konusu ama yine de daha önce karşılaşmadığım durumlarla karşılaşıyorum. Şikayetten ziyade aslında şaşırma hali hoşuma gidiyor, bir noktada kendi yaşayış tarzına o denli alışıyorsun ki, ondan başka bir dünya olamaz gibi geliyor. Böyle ufak tefek farklılıklar, normal neydi, anormal olan neydi diye düşündürüyor insanı.

Mesela, neden bu kadar çok posta, sevgili Almanya! Bu kadar geri dönüşüme ve sürdürülebilirliğe önem veriyoruz, neden online bankacılık şifremizi telefonla alamıyoruz da, posta yollarında bekliyoruz? Cevap tahminim güvenlik olsa da, yine de çok mantıksız geliyor. İki haftada, Türkiye'de 1 yılda alabileceğim sayıda mektup aldım, siz düşünün. Banka hesabı mı açtırdım, mektup arkadaşı mı oldum bankayla belli değil, her gün ama her gün bir şey geliyor. Zaten buraya geldiğinizde aldığınız ilk uyarı, posta kutunuza isminizi yazmanız yönünde oluyor. Gelenler atlamasın.

Bir diğer şaşkınlık ise soğuk oldu, tam Avrupa'nın buz kestiği haftaya denk gelince (bakınız yukarıdaki fotoğraf), tüm hayatım boyunca bu kadar üşümedim dediğim günler yaşadım (Erasmus dahil).
Neyse ki geçiciymiş, bu hafta düzeliyor. Öyle bir soğuk ki, ev bakarken ilk kriterim tramvaya yakınlık olarak direk değişti.

Üçüncü şaşkınlık ise mutfaksız evler oldu. Aslında bu, bu haftaların şoku değil, aylardır bu gerçeğin farkındayız ve aylardır anlam veremiyoruz. Almanya'da bazı istisnalar dışında insanlar mutfaklarına, salondaki L koltuk muamelesi yapıp, gittikleri yeni eve götürüyorlar. Her kiracının mutfağıyla evden eve gezdiği bu çılgın dünyada, senin de kiracı olarak mutfağını alman ve montajını yaptırman gerekiyor. Tüm hayatı boyunca mutfak yaptırmamış ve Almancası olmayan biri olarak takdir edersiniz bu tercih ettiğimiz bir durum değil, o nedenle mutfaklı olan (çoğunlukla bir önceki kiracının mutfağını sattığı) evlere bakmaya çalışıyoruz. Gezdiğimiz evlerden birinde, mevcut kiracıya sorduk, bu biraz saçma değil mi, neden böyle yapıyorsunuz diye. Biz Almanlar kişiselleştirmeyi severiz, başkası senin yaptığın mutfağı zaten beğenmez, sen kendi zevkine göre yapmışsın zaten götürmek istersin falan dedi. Anlıyoruz diye kafa sallasak da, hala mantıklı değil, hala çok saçma :)

Bunun dışında şanslıyım ki, çoğu sürecimde şirketin anlaşmalı çalıştığı bir firma bize yardımcı oluyor. Bu nedenle uzun uzun vize, oturma izni vb süreçlerden bahsetmiyorum keza bizim sürecimiz  onlar ne derse yapmak yönünde oldu.

Fakat ev arayışımızın devam ettiği bu tatlı günlere dair yazacak şeyler var. Bunu da totem yaptım, ev bulduğumuzda yazacağım :)

Beni mutlu mesut eden Almanya güzelliklerini ise sonraki yazılarda paylaşacağım, biraz biriksin...
Şimdilik keyfimiz yerinde özetle. Bir de ev bulsak da seyahat ettiğimiz günlere geçsek, tadından yenmeyecek :)




Bunlar da ilginizi çekebilir;

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...